İkiliğin birliği: Gecenin en karanlığından şafağın aydınlığına

Melike Bayık

“Yeniden Başla”, bir duraksamanın ardından gelen hareketin, bir kopuşun ardından kurulan bağın ve bir göçün ardından filizlenen hafızanın sergisi olarak kurgulanır. Pandemiyle askıya alınan zamanın ardından, hayatın yeniden düşünülmek zorunda kaldığı bir eşikte Eskişehir yalnızca bir şehir değil; düşünsel, mitolojik ve tinsel bir zemin hâline gelir. Sergi, bu coğrafyayı arka plan olarak değil, katmanlı bir hafıza alanı olarak ele alır. Toprağın belleği, ataların izleri ve Frig Vadisi’nin kadim anlatıları, üretimlerin görünmeyen omurgasını oluşturur.

Pinprick’in hikâyesi, mega bir kentten daha sindirilmiş, kültürel katmanları yoğunlaşmış bir şehre doğru gerçekleşen bir göçle başlar. Bu göç, yalnızca mekânsal bir değişim değildir; köklere doğru yapılan içsel bir iniş, filizlere doğru yapılan bir yükseliştir. Birbirlerinin kültürel ivmesinden beslenen sanatçı ikilisi, ortak bir hafıza inşa ederken “Yeniden Başla” sergisinin ağlarını örer. Bu örme eylemi hem fiziksel hem kavramsaldır; ilmik ilmik, katman katman ilerleyen bir süreçtir.

Sergi, lirik bir anlatıyı mitopoetik bir çerçeve içinde kurar. Mitoloji, sezgi ve varoluşsal düşünce arasında dolaşırken gelenek ile çağdaşlık arasında incelikli bir diyalog yaratır. Frig Vadisi’nin doğurganlık sembolü Kibele miti, bu anlatının merkezinde yer alır. Üretimler, tıpkı toprağın bereketi gibi çoğalır; geçmişin çağrısı ile bugünün estetiği arasında bir köprü kurar.

Frig Vadisi’ne gökten kara bir taşın düştüğüne dair mit, serginin düşünsel aksını oluşturur. Neolitik’ten Kalkolitik’e, üretimden tarıma geçilen bir çağda gökten inen bu kara taş, yalnızca bir nesne değil; bir eşik, bir uyanış ve bir dönüşüm sembolüdür. Kibele’nin gönderdiğine inanılan bu taş, yer ile gök arasında kurulan kutsal bir bağdır. Kışın karanlığından baharın uyanışına geçişi müjdeleyen bir kor gibi düşünülebilir: önce havayı ısıtan, sonra suyu canlandıran, nihayetinde toprağı uyandıran bir iç ateş.

Bu mit, Pinprick’in üretimiyle poetik bir metafor düzleminde kesişir. Kara taşın atalara açtığı kapı gibi, sanatçılar da mitler ve kavramlar arasında yeni olasılık alanları açar. Toprak uyanır, hava canlanır, su ısınır; üretim doğanın döngüsüyle birlikte var olur. Sergi, doğa ile insan arasında unutulmuş bir ritmi yeniden kurma arzusunu taşır.

Sergide punch needle tekniğiyle dokunan tuvaller, video, Pepakura tekniği ve kök boya ile üretilmiş soyut yılan heykeli ile 3D baskı bir çift başlı yılan metaforu üzerinde yükselen yumurta heykeli bir araya gelir. Bu disiplinler arası üretim, anlatının yalnızca içerikte değil, malzemede de çoğul ve heterojen olduğunu gösterir.

Yumurta miti, serginin kozmolojik merkezlerinden biridir. Kozmik bir evrenin imi olarak başlangıcı, “arkhe”yi, ilk hâli temsil eder. Yumurta kırılmadan önce karanlıktır; fakat bu karanlık yokluk değil, potansiyeldir. Sessizdir; fakat bu sessizlik ölümü değil, sabrı işaret eder. Kabuk çatladığında gök ve yer ayrılır; gece ve gündüz, ışık ve karanlık karşıtlıklar içinde bir denge kurar. Kozmos, eşitlik ve zıtlıkların ritmiyle var olur.

Bu denge, ikonografik bir triptik yapı içinde görünürlük kazanır. Güneş, yer, ateş ve toprak; erilin, dışa dönük gücün ve Persona’nın temsili olarak belirir. Buna karşılık feminen anlatı, tarihsel yığılmaları ve gölgeli geçmişi görünür kılar. Ataerkil düzenin karşısında sezgisel feminist bir mitopoetik duruş belirir. Gece ile gündüzün eşitlendiği ekinoks anı, kadın, erkek ve androjen figürlerle temsil edilir; anima ve animus arasında asılı bir kimlik hâli yaratılır.

Figürlerin merkezinde Jung’un Self kavramı yer alır. Ego’nun bireysel sınırlarını aşan bu merkez, göğü ve yeri bir arada tutan görünmez bir köprü gibidir. Varlık ve yokluk, aydınlık ve gölge, karşıtlıkların ötesinde bir bütünlük fikrinde birleşir. Sergi, bu birliği salt bir metafor olarak değil, varoluşsal bir öneri olarak sunar.

Ouroboros sembolü, Pepakura tekniği ve kök boya ile üretilmiş yılan formunda döngüsel bir anlatıya dönüşür. Kendi kuyruğunu yiyen bu figür, doğum–ölüm–yeniden doğum ritmini hatırlatır. Aynı zamanda Pinprick’in üretim sürecini simgeler: araştırma, arayış ve dönüşüm içinde süreklilik.

Salyangoz figürü ise serginin en kişisel ve en sembolik katmanıdır. İlk üretimlerden bu yana varlığını sürdüren bu form, Pinprick’in kendisine dönüşür. Dualitenin ve hermafroditliğin sembolü olan salyangoz, ardında bıraktığı ıslak iz ile ay ışığını çağrıştırır. Ay dişildir; dişil olan doğaya, doğa Kibele’ye açılır. Böylece sergi, anaerkil bir dünya tahayyülünü tarihsel ve sezgisel bir zemin üzerinde yeniden kurar.

Pinprick’in yıllardır sürdürdüğü Punch needle tekniğiyle ilmik ilmik örülen yüzeyler, sabrın ve inancın maddesel karşılığıdır. Her ilmek bir niyet, her tekrar bir dirayet, her yüzey bir düşünsel yoğunlaşmadır.

Nihayetinde “Yeniden Başla”, gökten düşen kara taşın ilk titreşiminden bir ilmeğin tekrarına kadar uzanan katmanlı bir mit anlatır. Lirik bir akış içinde mitopoetik bir evren kurar; kavramsal derinliğini sezgisel bir açıklıkla dengeler. Her kırılmanın yeni bir bütünlüğe açılabileceğini, her duraksamanın yeni bir ritme dönüşebileceğini hatırlatır.

Bu sergi, yalnızca bir başlangıç değil; başlangıcın felsefesidir. Doğa her gün yeniden başlar. İnsan da başlayabilir. Gecenin karanlığından şafağın ışığına uzanan bu sergi, ikiliğin birliğini; bütünlüklü ve bilge bir dünyanın anahtarını sunar. “Yeniden Başla” ekinoksun dengesini, karanlığın sabrından ışığın dirayetine bir inancı sunar.